Etikete göre gösterilenler kent haritasi - E- Belediyeler Türkiye
trenfrderu
 
 
 

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0372 512 10 83

 

https://yadi.sk/i/BfmVIc3P3RPVS3
https://yadi.sk/i/nQvKpkp-3UqQ6T
Loading...

TARİHÇE

1845 yılına kadar, 'Tefen' adıyla Bolu Sancağına bağlı 4 divandan (nahiye) oluşan bir kaza olan Gökçebey , bu kimliğini Cumhuriyetin kuruluşuna kadar korumuştur. Cumhuriyet döneminde nahiye yapılan Tefen'e, 1963 yılında 'Gökçebey' adı verilmiş ve 1972 yılında beldede Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Devrek ilçesine bağlı Gökçebey beldesi 3644 sayılı kanunla 1990 yılında ilçe statüsüne getirilmiştir.
    
İlçe Batı Karadeniz Bölgesinin iç kesiminde 65° - 79° güney- kuzey enlemi , 26° - 42° batı -doğu boylamı arasında olup; doğusunda Bartın ili ve Karabük'ün İlinin Yenice ilçesi, batısında Zonguldak Merkez İlçe ve Çaycuma ilçesi, güneyinde Devrek ve Yenice ilçeleri, kuzeyinde Çaycuma ilçeleri bulunmaktadır. Ankara -Zonguldak kara ve demir yolları üzerinde bulunan Gökçebey ilçesine, Saltukova Havaalanı 27 kilometre uzaklıktadır.
Yüzölçümü 15.153 ha. olan ilçenin % 60' ı ormanlarla kaplıdır. Denizden yüksekliği 51 metre olan Gökçebey ilçesi, yüksekliği 906 - 1179 metre arasında değişen sekiz tepeyle çevrilidir. Filyos Irmağı Karabük İl'inden gelen Soğanlı Çayı ile birleşerek ilçenin kenarından geçer ve Filyos beldesinden Karadeniz'e dökülür. Karadeniz ikliminin egemen olan ilçede yazları ve kışları ılık geçer. Kabalaklı, Pamukdüzü, Kertili (Çamlık) mesire yerleri, Karanlık Dere, Kurtdamı ve Sarıgöl Ormanları av turizmine son derece elverişli yerlerdir.Merkez ilçe, Bakacakkadı ve Hacımusa beldelerinde belediye teşkilatları vardır.

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0372 333 1 333

 

TARİHÇE

TUNÇ ÇAĞI VE HİTİTLER DÖNEMİ (M.Ö. 2500 - 1200)
Tarihi kayıtlarda ve eski çağ tarih yazarlarının ve gezginlerinin yazılarında, Karadeniz Ereğli'den Heracleia Pontike olarak bahsedilmektedir. Bir çok tarihçi tarafından Heracleia Pontike'nin kuruluşu M.Ö. 550 yılı olarak belirtilse de günümüzde Yunanlı göçmenlerin kenti yerli halktan aldıkları kesinlik kazanmıştır.

İlk yerleşmelerin hangi dönemde olduğu kesin olarak bilinmese de son gerçekleşen arkeolojik kazıda M.Ö. 2500'lü yıllarda Karadeniz Ereğli'de bazı kabilelerin bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bu tarih Anadolu tarihi içinde Tunç çağının ilk dönemine ve Hitit öncesi döneme rastlamaktadır. Yunanlı göçmenlerin ise Anadolu'ya girmeye başlamasına daha 1500 yıl vardır.

Yazının henüz kullanılmadığı M.Ö. 2500'lü yıllarda tarihi buluş olarak kabul edilen çömlek icat edilmiş ve çömlek imalatına başlanılmıştır.

1800'lü yıllarda Avrupalı araştırmacılar tarafından Anadolu'da bulunan Hitit kalıntıları hem dünya hem Anadolu tarihini önemli ölçüde etkilemiştir. Binlerce tabletten oluşan Hitit devlet arşivlerinin okunması ve tam anlamıyla çözümlenmesi 1930'lu yıllarda gerçekleşince, Anadolu'da yeni uygarlıklar ortaya çıktı. Hitit Tabletlerinde, Anadolu'nun kuzeybatısında Palaca konuşan Pala halklarından bahsedilmektedir.

Bununla birlikte Hitit arşivlerinde kuzeyden gelerek, sürekli Hititler ile savaş içerisinde olan Kaşka adlı halklardan da bahsedilir 2000 yılında Karadeniz Ereğli'ye 24 kilometre uzaklıktaki Zoroğlu Köyü'ndeki Yassıkaya'da yapılan arkeolojik kazılarda; Karadeniz Ereğli tarihi ile birlikte Türkiye tarihini de önemli ölçüde etkileyecek birçok tarihi eser ortaya çıkarılmıştır.

Karadeniz Ereğli'de faaliyet gösteren bir fotoğraf kulübü ekibi tarafından doğa gezisi sırasında tesadüfen bulunan mağaralarda kazı çalışmalarının yapılmasıyla Karadeniz Ereğli tarihinin M.Ö. 2500 - 2200 yıllarına kadar uzandığı belirlenmiştir.

Zoroğlu Köyü Yassıkaya bölgesindeki mağaralarda toprağın yüzeyinde ve 1 - 2 metrelik derinliklerde çömlek parçaları, gaga burunlu testiler, öğütme taşları, çakmaktaşı yapımı keskiler, terazi ağırlıkları gibi birçok kalıntı elde edilmiştir.

Kazı yönetimi, bulunan eserler üzerinde yaptığı değerlendirme sonucunda; parçaların bugüne kadar Batı Anadolu'da bulunan bulgulara benzemediğini belirtmiştir. Prof. Dr. Turan Efe, buluntular içerisindeki çanak çömleğin özgün bir yapısı olduğunu ve dolayısıyla bu kavmin Karadeniz Ereğli'ye göç yoluyla gelmiş olabileceğini belirtirken, M.Ö. 2000 yıl içlerine ulaşan bulguların Hitit metinlerinde adı geçen Kaşka kavmiyle ilgisi olabileceğini söyler. Kaşka kavmiyle bağlantının ortaya çıkmasının hem Anadolu tarihi için hem de Karadeniz Ereğli tarihi için çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Turan Efe, Yassıkaya bölgesinde ve Karadeniz Ereğli'de uzun süreli bilimsel araştırmalar ile önemli bulgulara ulaşabileceklerini de anlatır.

Hitit metinlerinde Kaşka kabilelerinin kuzeyde yaşadıklarından bahsedilir. Hititler M.Ö.1600'lü yıllardan itibaren Kaşka (Kaşga) Kavimlerinden; barbar, doğulu, ilkel, dağlı ve saldırgan olarak bahsederler. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında en önemli etkenin Kaşka kabileleri olduğu belirtilmektedir. Hititler, Anadolu'ya girdikleri M.Ö. 2000'li yıllardan itibaren yüzyıllarca Kaşka Kavimleriyle uğraşmış Kaşkalar ile sürekli savaşmak zorunda kalmıştır. Hitit belgelerinde; Hititlerin Karadeniz'e çıkmalarını engelleyen etkenin Kaşka Kavimleri olduğu belirtilir.

Antikçağ'ın Yunanlı anlatımcıları, Heracleia Pontike'den bahsederlerken yerli halk olarak Mariandynoi gibi bir halktan söz ederler. Bu halkın M.Ö. 1200'lü yıllarda Karadeniz Ereğli'de yaşadığını belirtirler. Helenler, Karadeniz Ereğli yerli halkından Mariandynoi olarak bahsederlerken bu kelimenin Helen dilinde herhangi bir anlamının bulunmadığı ve ekler yapılarak Helenleştirildiği görülür. Mariandynoi isminin Hitit uygarlığının içinde yer alan Luwi'lere ait Luwi dilindeki anlamına bakıldığında, "Yüce Ma'ya tapan halkın yurdu" olarak çevirisi yapılmaktadır. (Ma, ana tanrıça olarak kabul edilir.) Yine Karadeniz Ereğli'de Helenler tarafından kullanılan yer adlarının Helen dilinde bir anlamının bulunmaması ve Hititler tarafından kullanılan Luwi etkisinde oluşturulmuş adlar olması, Karadeniz Ereğli'de ve çevresinde Hititler dönemin de yerleşmeler olduğunu gündeme getirmektedir.

Antik tarihçiler, Filyos (Teion) Irmağı'ndan itibaren Kaukon denen ancak Homeros ve Strabon döneminde kimliğini kaybetmiş yerli halktan bahsederler. Dolayısıyla arkeolojik buluntuların ışığında değerlendirme yapıldığında, Karadeniz Ereğli'de ilk yerleşmenin M.Ö. 550 yılında  başlamadığı, M.Ö. 2500 - 2200 yılları arasında bölgede yaşayan yerli halkların bulunduğu ortaya çıkar.

BİZANS DEVRİ'NDE KARADENİZ EREĞLİ
Roma İmparatorluğu'nun M.S. 395 yılında Bizans ve Roma olarak ikiye ayrılmasıyla Bizans hakimiyetinin başladığı Heracleia'da, Bizans İmparatoru II. Theodosios (M.S. 408 - 450) döneminde Hristiyanlar zafer kazanırlar. Bu tarihlerde kentin büyük bir deprem yaşadığı ve Bizans İmparatoru II. Theodosios'un kente gelerek yeniden inşası konusunda gerekli desteği verdiği bilinmektedir. M.S. 8. yüzyılda Arap akınları İznik'e ulaşmış ancak Heracleia, bu akınların dışında kalmıştır.

Türklerin 1071 yılından itibaren Anadolu'ya girmesiyle Heracleia Türk kuşatmalarına sahne olmuş ancak Türkler başarılı olamamışlardır. Bu tarihlerde dini yapılaşmanın yoğun olduğu Heracleia, Bolu'nun (Klaudiopolis) Piskoposluk merkezi olmasıyla, İmparatorluk tarafından Bolu'ya bağlanmıştır. Ancak Bolu'nun Türkler tarafından alınması sonucunda kent yeniden önem kazanmış tekrar Metropolis olmuştur. 1204 yılında Kommenos Hanedanından David'in Heracleia'yı hakimiyeti altına aldığı görülür. Heracleia bu dönemde Trabzon İmparatorluğu'nun batı kalesi olarak kullanılmıştır.

1204 - 1205 yıllarında şehrin surları yenilenmiştir. Karadeniz Ereğli'de bulunmuş bir kitabede (kitabenin yeri bugün bilinmemektedir) kentin yeniden yapılanması konusunda şunlar yazılır; “Kızıl yeşil Yunan meşalesini yakan Büyükbabası hükümdar Andronikos O ıslak temel üzerine yeni bir fener yaptı zamanın yıktığı şeyi yeniden yaptı muhteşem bir sanatla bütün Heracleia'yı yaptı 1206. Kommenos Hanedanı'ndan David, Kommenos Devleti'nin Hükümdarı Andronikos'un küçük torunudur.”

David, Heracleia'da yaptıklarının dedesine ithaf etmiş görünmektedir. İznik İmparatoru Theodoros 1214 yılında Heracleia'ya saldırarak David'den kenti almış ve Sinop'a kadar olan tüm bölge İznik İmparatorluğu'nun hakimiyetine girmiştir. 1261'de İznik İmparatorluğu İstanbul'u yeniden Latinlerden geri alınca, Heracleia tekrar Bizans İmparatorluğu sınırlarına dahil olmuştur. Gittikçe kan kaybeden Bizans İmparatorluğu, Karadeniz'deki hakimiyetini korumak için Cenevizliler'e bazı ticari avantajlar sağlamış, anlaşmalar imzalamıştır (1261). Bu dönemden sonra Heracleia, Cenevizliler'in kontrolü altına girer ve Ceneviz kolonisi olur. Selçukluların Anadolu üzerindeki baskısı Moğollar tarafından kırılmış ancak bu kez de 1269 yılında Heracleia'yı Moğollar kuşatmışlardır. Ne var ki Moğollar, tüm saldırılarına rağmen şehri ele geçirememişlerdir. Osmanlılar, Anadolu'da genişlemeye başlarken ve Türkler Anadolu'nun birçok kentine hakim olurlarken, Heracleia, kendini diğer Bizans kentlerine göre uzun bir süre Osmanlılara karşı koruyabilmiştir.

ROMA DEVRİNDE KARADENİZ EREĞLİ
Heracleia Pontike, güçlü donanması sayesinde elinde kalan toprakları Galataialara karşı korumayı başarmıştır. Romalılar Anadolu'ya girmeye başladığında topraklarını geri alabilmek amacıyla M.Ö 187 yılında Romalılarla anlaşma imzalayan Heracleia, Roma desteğine rağmen kaybettiği toprakları geri alamamıştır. Roma - Pontos Savaşlarında Roma'yı destekleyen Heracleia güçlü donanması nedeniyle Romalılar tarafından kullanıldığını anlayınca, Romalılardan kaçan Pontos Kralı Mithradates'i ve 4.000 kişilik ordusunu Heracleia'nın kent surları içinde saklamıştır. Pontos Kralı da ordusunu Heracleia'da bırakıp rahatça ülkesine dönmüştür. Romalılar ise Heracleia halkının yaptıklarına kızarak, M.Ö. 72 - 70. yıllarda 2 yıl süreyle kenti kuşatmışlar ancak kenti almayı başaramamışlardır. Fakat Heracleia'da veba salgını başlayınca kente girmeyi başaran Romalılar, kenti baştan sona yağmalayıp, yakmışlardır. Kenti yağmalayan Romalı komutan Cotta, Karadeniz İmparatoru ünvanını almasına rağmen Roma Meclisinde Heracleia'yı gereksiz yere yağmaladığı için yargılanmıştır. Romalılar kente özgürlüğünü geri vermişler ve Augustus döneminde kentin yeniden inşasına başlamışlardır. M.Ö. 63 yılında Amasya'da doğan Strabon ünlü coğrafya kitabını yazmaya M.Ö. 7 yılında başlar ve Karadeniz Ereğli gezisini de anlatır.

Kentin limanlarının geliştiğini ve kolonileri ile birlikte değerli olduğunu anlatır. Strabon Hercleia'da bıldırcın otu denen bir bitkinin yetiştiğini şehrin Kalkedon'dan (İstanbul) 1500 stadion (262 km.) Sangarios Irmağından (Sakarya) 500 stadion (88 km.) uzaklıkta bulunduğunu söyler.

Romalıların bir eyaleti konumunda gelişimini sürdüren Heracleia'da M.S. 100'den itibaren Hz. İsa'nın 12 Havarisinden biri olan Aziz Andreas'ın girişimiyle Hristiyanlık gelişmeye başlamıştır. Hristiyanlığın gelişimi Galataia'lıların dikkatini çekmiş ve Heracleia'daki gelişimi engellemek için Hristiyanlara yoğun baskı yapmışlar ve birçok insanı öldürmüşlerdir. Heracleia, baskılar arasında kentin gelişimini sürdürebilmiştir. Bu arada Roma İmparatorluğu'nun Anadolu'ya getirdiği barış ortamı, Karadeniz Ereğli'de özellikle M.S. 200 yıllarından itibaren kamu binalarının ve su kanallarının yeniden hızlı bir şekilde yapılmasını sağlar. Kente amfitiyatro kurulur. Ayrıca dönemin sikkelerinde bu tiyatronun figürleri kullanılır. Karadeniz Ereğli'de yol kazıları sırasında bulunan bir anıt, M.S. 200 - 300 yılları arasında kentteki kültür ve gelişmişlik seviyesini görtermesi açısından son derece önemlidir. Dönemin ünlü Pandomim sanatçısı Krispos adına yapılmış bu mezar anıtı üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır. Mezarlar insanların en son evleri ve en son duvarlarıdır. onlar bedenlere evlerden daha sadıktırlar. Onlardan kalan akıtılan gözyaşları ve ölülerin sonsuza dek kalacak fani olmayan miraslarıdır. Ölüm uykusundan sonra artık vücudun güzelliği geri alınamaz. Burası bir sukun şehridir. Çıplak olarak taşınıp içine gömülünen sağlam ebedi istirahatgah. Ebedi evdir. Bu nasıl bir mezardır ve burada yatan kimdir? Hayatta kazanılan zaferlerin nefrete layık abidesidir. Taş ve toprak olanın işaretleri. ölülerin mezar taşları suskun harflerinizle öleni dile getiriniz.

Vücudunuzu yitirip telef ettikten sonra hangi insan buraya ismini verdi? Ölü insan Krispos. Fariz ülkesinin (Mısır) ve başak taşıyan Nil Nehri'nin vatandaşı, bu anıtın altında yatmaktadır.

TÜRKLER DÖNEMİNDE KARADENİZ EREĞLİ
Osmanlılar'ın yükselişi ile birlikte, Bizans egemenliğindeki Heracleia'nın da bağlı olduğu İznik kenti 1337 yılında Türk hakimiyetine girmiştir. Şehir, 1337 yılında Gazi Şehzade Süleyman Paşa (Orhan Gazi’nin oğlu) tarafından ele geçirilmiştir. Ereğli’de Orhanlar ve Süleymanlar isimli 2 adet mahallenin ismi buradan gelmektedir. Ayrıca; “Orhan Gazi Camii“ ve Kirmanlı mahallesindeki Mehmet Çelikel olarak bilinen caminin asıl adı “Gazi Süleyman Paşa Camii”dir. Şehir; Orhan Gazi döneminde Osmanlıların elinde geçtikten kısa bir süre yeniden Cenevizliler'in kontrolüne girmiştir. Cenevizliler 60 yıla yakın bir süre kentin hakimiyetini sürdürmeyi başarmışlardır.

 1654 yılında Don Kazakları Karadeniz kıyılarını yağmalamaya başlar. Karadeniz Ereğli’de bundan nasibini alır. Kazakların yağmasından kurtulmak isteyen Osmanlılar, Yeniçerileri Karadeniz Ereğli'ye göndeririler. Ancak kent bu kez Yeniçeriler tarafından, Kazakları aratır şekilde yağmalanır.

1703 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nda gemi yapım merkezi olarak belirlenen bir kaç bölgeden biri de Karadeniz Ereğli'dir.

1800'lü yılların başına kadar “ayanlıkla” yönetilen Karadeniz Ereğli'ye; Safranbolu, Bartın ve Devrek bağlanmıştır. 1839'da Safranbolu ve Bartın, Karadeniz Ereğli'den ayrılmıştır. 1838 yılında şehre gelen gezgin Eduard Bore, 3 gün Karadeniz Ereğli'de kalır ve Cehennemağzı Mağaraları’nı bulur. Bunu 1840 yılında seyahat notlarını anlattığı kitabında dile getirir.

1829 yılında Karadeniz Ereğli'de yeni bir dönem başlayacaktır. Karadeniz Ereğli'nin Kestaneci Köyü'nden Uzun Mehmet adlı bir köylü gezinti yaptığı sırada taş kömürünü bulacak ve Osmanlı sarayını bu buluştan haberdar edecektir.

1848 yılında Abdülmecit zamanında kömür ocakları işletmeye açılır. 1853 yılında Kırım Savaşı sırasında kömür işletme hakkı İngiliz ve Fransızlar'a devredilir. Kömür işletmelerinin çalışmaları nedeniyle bölgeye insan göçü başlar. Bölgede sadece Türk nüfusu değil aşırı bir şekilde, Rum ve Ermeni nüfusu artışı gözlenir.

1860-1890 döneminde; Rumlar ve Ermeniler Karadeniz Ereğli ticaretini ellerine alırlar. 1869 yılında Karadeniz Ereğli'de Kaymakamlık teşkilatı kurulmuştur. 1880 yılında ise Belediye Teşkilatı kurulmuştur.

1914 yılında I. Dünya savaşının başlaması ile birlikte kömür ocaklarının işletim hakkı Almanlar'a verilir. Buna kızan Ruslar, 2 yıl süreyle Karadeniz Ereğli kıyılarını sık aralıklarla bombardımana tutarlar. Dünya savaşının ardından Anadolu'nun, Avrupalı devletler tarafından işgal edilip paylaşılmasıyla Fransızlar Karadeniz Ereğli'ye gelirler ancak Karadeniz Ereğli'yi işgal etmeyi başaramazlar. Kurtuluş Savaşı sırasında işgal altındaki İstanbul'dan vatanseverler tarafından kaçırılan Alemdar isimli küçük bir savaş gemisi, Zonguldak'a ve Karadeniz'e hakim olan Fransızlar tarafından ele geçirilmek istenmiştir. 9 Şubat 1921 günü Alemdar'ı Karadeniz Ereğli limanına getiren vatanseverler gemiyi karaya oturtmuşlar ve Fransızlara teslim etmemişlerdir.

Vatanseverlerin Karadeniz Ereğli'ye sığınmalarına kızan Fransızlar, kenti işgal etmek istemişler ancak Karadeniz Ereğli halkının mücadelesi sonucu başarılı olamamışlardır. Şehrin hastanesi dahil kıyıya yakın bölgelerini denizden bombalayan Fransızlar, Alemdar Gemisi’nin gizlice yüzdürülmesi sonucunda karşı saldırıya maruz kalmıştır.

1921 18 Haziran Karadeniz Ereğli halkı tarafından esir alınan bazı Fransız komutan ve askerler, henüz kurulmamış olan Türkiye Cumhuriyeti ile anlaşma imzalamak zorunda kalmışlardır. Bu anlaşma, Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'ndaki ilk uluslararası anlaşması olmuştur ve Milli Kurtuluş Hükümeti'nin kabul edildiğinin bir göstergesidir. Kurtuluş Savaşısırasında Karadeniz Ereğli halkının mücadelesi sonucu elde edilen bu başarı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kazandığı zaferlerin temelini oluşturmuştur. Bu şekilde, Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve tek deniz savaşı Karadeniz Ereğli'de gerçekleşmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve tek deniz şehidi de ALEMDAR Gemisi’nde Güverte tayfası iken Serdümenlik ve Kaptanlık yapan Rize’nin Pekmezci köyünden 1874 doğumlu Hacı Mahmut oğlu Recep Kahya’dır.

1920 - 1923 yılları arası Kurtuluş Savaşı'na katkılar sağlayan Karadeniz Ereğli'de, 1923 yılından itibaren büyük değişimler başlar. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadele anlaşması gereği Karadeniz Ereğli'deki Rum ve Ermeniler bölgeyi Terk etmek zorunda kalırlar. Mübadeleden sonra Karadeniz Ereğli'nin Yalı Caddesi denen bölgesinde yoğunlukta olan azınlık vatandaşlardan geriye sadece arsa tapu kayıtları kalmıştır. (Tapu kayıtlarında mevcut binanın veya arsanın yerini belirlemek için etrafında bulunan belirgin özelliklerde açıklanır. Karadeniz Ereğli'deki bir şahsa ait olan tapuda olduğu gibi "sağı Arnabutoğlu Yorgi Veledi Hıristo, solu Abacıoğlu İstifan Veledi Yorgi arsası...")

1914 yılında I. Dünya savaşının başlaması ile birlikte kömür ocaklarının işletim hakkı Almanlar'a verilir. Buna kızan Ruslar, 2 yıl süreyle Karadeniz Ereğli kıyılarını sık aralıklarla bombardımana tutarlar. Dünya savaşının ardından Anadolu'nun, Avrupalı devletler tarafından işgal edilip paylaşılmasıyla Fransızlar Karadeniz Ereğli'ye gelirler ancak Karadeniz Ereğli'yi işgal etmeyi başaramazlar. Kurtuluş Savaşı sırasında işgal altındaki İstanbul'dan vatanseverler tarafından kaçırılan Alemdar isimli küçük bir savaş gemisi, Zonguldak'a ve Karadeniz'e hakim olan Fransızlar tarafından ele geçirilmek istenmiştir. 9 Şubat 1921 günü Alemdar'ı Karadeniz Ereğli limanına getiren vatanseverler gemiyi karaya oturtmuşlar ve Fransızlara teslim etmemişlerdir.

Vatanseverlerin Karadeniz Ereğli'ye sığınmalarına kızan Fransızlar, kenti işgal etmek istemişler ancak Karadeniz Ereğli halkının mücadelesi sonucu başarılı olamamışlardır. Şehrin hastanesi dahil kıyıya yakın bölgelerini denizden bombalayan Fransızlar, Alemdar Gemisi’nin gizlice yüzdürülmesi sonucunda karşı saldırıya maruz kalmıştır.

1921 18 Haziran Karadeniz Ereğli halkı tarafından esir alınan bazı Fransız komutan ve askerler, henüz kurulmamış olan Türkiye Cumhuriyeti ile anlaşma imzalamak zorunda kalmışlardır. Bu anlaşma, Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı'ndaki ilk uluslararası anlaşması olmuştur ve Milli Kurtuluş Hükümeti'nin kabul edildiğinin bir göstergesidir. Kurtuluş Savaşısırasında Karadeniz Ereğli halkının mücadelesi sonucu elde edilen bu başarı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kazandığı zaferlerin temelini oluşturmuştur. Bu şekilde, Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve tek deniz savaşı Karadeniz Ereğli'de gerçekleşmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve tek deniz şehidi de ALEMDAR Gemisi’nde Güverte tayfası iken Serdümenlik ve Kaptanlık yapan Rize’nin Pekmezci köyünden 1874 doğumlu Hacı Mahmut oğlu Recep Kahya’dır.

1920 - 1923 yılları arası Kurtuluş Savaşı'na katkılar sağlayan Karadeniz Ereğli'de, 1923 yılından itibaren büyük değişimler başlar. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadele anlaşması gereği Karadeniz Ereğli'deki Rum ve Ermeniler bölgeyi Terk etmek zorunda kalırlar. Mübadeleden sonra Karadeniz Ereğli'nin Yalı Caddesi denen bölgesinde yoğunlukta olan azınlık vatandaşlardan geriye sadece arsa tapu kayıtları kalmıştır. (Tapu kayıtlarında mevcut binanın veya arsanın yerini belirlemek için etrafında bulunan belirgin özelliklerde açıklanır. Karadeniz  Ereğli'deki bir şahsa ait olan tapuda olduğu gibi "sağı Arnabutoğlu Yorgi Veledi Hıristo, solu Abacıoğlu İstifan Veledi Yorgi arsası...")

KARADENİZ EREĞLİ'DE İNANIŞLAR (KÜLTÜRLER) VE HRİSTİYANLIK
Mitolojik kaynaklara göre; Karadeniz Ereğli, Delf Hatifi (Şükran İfadesi) kehaneti ve emriyle kurulur. Altın Post'u aramak için Karadeniz'e gelen Argonatlar'ın Karadeniz Ereğli'ye uğramaları kentin ününü ortaya çıkaran ilk etkendir. Karadeniz Ereğli'deki Cehennemağzı Mağaraları, Hades'in ülkesine (ölüler ülkesi) giriş yollarından biri olup, Apollon, Heracleia, Orhheus ve Serapis inanışlarının içinde değerlendirilmiş ve yüzyıllar sonra Hıristiyanların ilk gizli ibadet bölgelerinden biri olmuştur.

Antikçağın kehanetgah merkezlerinden biri olan mağaralar, Heracles'in Kerberos ile mücadelesine de ev sahipliği yapmıştır. Dor kavimlerinin ulusal kahramanı yarı tanrı Heracles, Kerberos'u etkisiz hale getirince şehrin adı başarısından dolayı Heracleia Pontika olarak anılmaya başlar.  Heracles'e adanmış kentlerin ortak adı olan Heracleiakavramı; Attike, Sikla, Syros, Kaş ve Agiron gibi birçok Anadolu kentinde, Heracles adına kutlanan bayramların da ortak adı olmuş ve Heracleia inanışının oluşmasını sağlamıştır.

Mitolojiye göre Ölüler Ülkesi'ne girip sağ çıkanlardan biri de Orpheus'tur. Orpheus, dinleyenleri büyüleyen müziğiyle Kerberos'u etkilemiş ve Heracles'in Ölüler Ülkesi'nden Kerberos'u dışarı çıkarmasına yardımcı olmuştur. Orpheus,Lir denen müzik aletiyle ve müzik yeteneğiyle antikçağda Orphik denen bir inanışın doğmasına neden olmuştur. Kentin ve Cehennemağzı Mağaraları'nın Biliciler Merkezi olarak anlatımı da Apollon inanışlarını oluşturmuştur.

M.Ö. 8. yy'da başlayan Fenike ve Karya kolonistlerinin yayılma politikalarının Karadeniz kıyılarına ulaşması ile birlikte Serapis inanışı meydana gelir. Serapis inanışı yeraltı tanrılarıyla ilgili bir Mısır efsanesinden doğar. İskenderiye'deki Serapis Tapınağı'nda tanrı Serapis sağ eliyle Kerberos'u tutar ve sol eliyle asasını havaya kaldırır.

Şehrin mimari süslemelerinde bereket, cinselik, saflık ve yeniden doğuşu simgeleyen lotüs bitkisi (Mısır Lotüsü) bezeme öğesi olarak kullanılmıştır. Yeraltı tanrılarının birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki benzerliği, tanrıların evrenselliğinin simgesi olarak kabul edilmiştir. Ancak, Hristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu inanış ortadan kalkmıştır. Persler'in Karadeniz Ereğli üzerindeki etkisi ile Pers'li Amastris'in Karadeniz Ereğli ve Amasra'da kraliçe olduğu dönemde bazı Mithra inanışları ortaya çıkar.

Mithra mitolojisine göre; ilk buğday tohumu ve üzüm tohumları kurban edilen bir boğanın kuyruğundan akan kanların sıçramasıyla oluşmuştur. Karadeniz Ereğli'de bulunan kalıntılarda üzüm salkımları ve asma yaprakları sıkça kullanılmıştır. Mithra ayinleri çoğunlukla yüz kişiyi alabilen mağaralarda yapılır. Ayinlerde kutsal su ile yıkanmak gerektiğinden bu mağaralarda su bulunması gerekir. Cehennemağzı Mağaraları'nın fiziksel özellikleri Mithraayinlerine uygun bir şekildedir.

Ayrıca Ayazma (Kutsal Su) mağarasında bulunan suyun Amastris tarafından kurulan Amasra kentiyle bağlantısı olduğu yönündeki söylenceler bu nedenle ortaya çıkmış olabilir. M.S. 100 yıllarında Hristiyanlık, Anadolu'daki ilk örgütlenmelerine Heracleia Pontika ve Heracleia Pontike tarafından kurulan Amastris ve Tielum kentlerinde başlar. Romalılar, Hristiyanlara karşı hoşgörü ile yaklaşmayıp kendi düzenledikleri resmi ayinlere katılmayan Hristiyanları yakalayarak öldürdüler ve eziyetler yaptılar. Bu nedenle Hristiyanlar ibadetlerini gözlerden uzak mağaralarda inlerde yapmaya başladılar. Bu aynı zamanda Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı bir mağarada dünyaya getirmesi ile de bağlantılıdır. Dolayısıyla Hristiyanlar mağara kiliseleri kurmaya önem vermişlerdir.

Roma İmparatoru Trainaus döneminde (M.S. 98 - 117) Bitinya Valisi olarak görev yapan Plinius, İmparatora yazdığı mektuplarda Karadeniz Ereğli'deki Hristiyanlık hareketlerinden bahseder ve bölge hakkında bilgiler verir. Yuhanna İncili'ne göre Hz. İsa'nın 12 Havarisinden biri olan  ve ilk havari olarak kabul edilen Aziz Andreaos, Heracleia'da misyonerlik yapmaya başlar. Hıristiyanlığın gelişimi ile birlikte Heracleia, Bizans İmparatorluğu döneminde yapılan dinsel toplantılarda metropolis ve metropolit olarak temsil edilmiştir.

Ve bugün bulunan mağaralardan sadece bir tanesi Kilise Mağara olarak tanınmakta ve katakomp olduğu bilinmektedir. Mağaranın içerisinde kilise motifleri, taban mozaikleri, mezar taşları, erken hristiyanlık dönemine ait sütun ve başlıklar halen durmaktadır.

Karadeniz Ereğli'de Osmanlı egemenliği döneminde Türkleşme süreci ile birlikte İslami yapılaşma da artar. Osmanlılardan önce yıkılan bir çok  Bizans dönemine ait kilise onarılır ve cami olarak kullanılmaya başlanır. (Halen ibadete açık olan Orhan Gazi Cami, -eski adıyla Sultan Süleyman Cami- yeni adıyla Mehmet Çelikel Cami gibi…)

ANTİK YUNAN'DA KARADENİZ EREĞLİ
Anadolu'ya M.Ö. 1000 yıllarında gelmeye başlayan Yunan boyları önce Marmara ve Ege’de koloniler kurarlarken bundan 500 yıl sonra, M.Ö. 550 yılında Karadeniz Ereğli'ye ulaşmışlardır. Bu nedenle M.Ö. 550 tarihi kentin kuruluş tarihi olarak kullanılmaya başlanmıştır. (Yunanlılar gittikleri bölgelerde toprak iddia etmek için kent ve yer isimlerini Helenleştirme ideolojisini uygulamışlardır.) Karadeniz Ereğli'nin bu tarihlerde Heracleia Pontike olarak adlandırıldığını görmekteyiz. Yunanistan'dan, Çanakkale üzerinden gelen Megaralı ve Boitalı Dor göçmenler kentin güç kazanmasını sağlamışlardır.

Karadeniz Ereğli'de M.Ö. 550'li yıllarda ilk Yunan yerleşmesi başladığında aynı zamanda Persler de Anadolu'ya girmiş ve Manisa'ya kadar olan bölgeyi topraklarına dahil etmişlerdir. Heracleia Pontike yöneticileri Perslerle iyi ilişkiler kurmayı başarmışlar ve zamanla ilişkilerini geliştirmişlerdir. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde bulunan M.Ö. 530 yılında Heracleia Pontica'da yapılan Tran Başı Büstü'nün Pers etkisi taşıması, Perslerin Heracleia üzerindeki etkisinin en büyük göstergesi olarak kabul edilmektedir.

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal M.Ö. 530 yılına ait Karadeniz Ereğli'de bulunmuş bu tran başı büstünü Anadolu'daki Doğu Helen Portre sanatının ilk örneği olarak belirtmekte, dünyanın en önemli sanat tarihi eserlerinden biri olduğunu söylemektedir.

Ksenophon liderliğindeki Yunan ordusunun (onbinler) yolculuklarının son döneminde gemilerle birlikte Heracleia Pontike'ye uğramaları (M.Ö. 400), Heracleia için bir dönüm noktası olmuştur. Gemilerden inipHeracleia halkından gıda yardımı isteyen Onbinler ordusu arasında anlaşmazlıklar çıkınca ordu 3'e bölünür. 1. bölüm denizden yolculuğuna devam eder, kalanlar ise karadan yolculuklarını sürdürmeye karar verirler. Ancak Heracleia'da kaldıkları 6 günlük süre içerisinde Heracleia'yı yağmalarlar ve kentte, sonraki dönemlerde tranlara karşı ayaklanmaların başlamasına neden olurlar.

Anadolu'da Lidyalılar M.Ö. 650 - 600 yıllarında sikke kullanımına başlarlarken, Heracleia Pontike'de kent adına ilk sikkelerin M.Ö. 394 - 364 yılları arasında basımının gerçekleştiğini görüyoruz. 4.9 gramlık ilk gümüş para üzerinde, Heracles ve boğa figürleri kullanılmış olmasına rağmen bu paranın hangi tranlar döneminde basıldığı bilgisine ulaşılamamıştır. Ancak sikkenin kentin kurucusu Heracles'e itafen basıldığı belirtilmektedir.

M.Ö. 400'lü yıllarda yaşayan Pontos'lu Herakleides ise; dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte döndüğünü söylemiştir. Eflatun'un öğrencisi olan Pontos'lu Herakleides, Eflatun'un ölümünden sonra Akademi'yi yönetmiş ve felsefe ile bilim konularında önemli eserler vermiştir. Hayatının ikinci yarısını Herakleia Pontice'de sürdüren Herakleides, dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte döndüğünü söyleyen ilk bilim adamı ünvanı ile yaşadığı dönemlerden sonra da önemini sürdürmüştür. Platon'un öğrencilerinden Heracleia Pontike'li I. Klearchos yönetim karmaşasının yaşandığı bir dönemde Heracleia'ya gelerek, halkı zenginlere karşı ayaklandırır ve krallığını ilan eder.

M.Ö. 364 yılında hükümdarlığını ilan eden I. Klearchos krallığı döneminde Anadolu'yu baştan sona etkileyen ve Anadolu'daki en güçlü Yunan krallarını yıkan Perslere karşı bağımsızlığını koruyabilen Heracleia, I. Klearchos'un ölümünden (M.ö. 352) sonrada Karadeniz kıyılarındaki egemenliğini ve genişlemesini sürdürmüştür. I. Klearchos döneminde; şehirde büyük yapılanma başlamış ve Platon'un öğrencisi Klearchos ilk kütüphaneyi kurmuştur.

M.ö 400 - 300 yılları arasındaki dönem Herakleia Pontike için Büyük Yayılım Dönemi olarak kabul edilir. Deniz ticaretinin ve tarımsal gelişmelerin ardından Heracleia siyasi gücünü artırmış ve koloniler kurmuştur. Heracleia bu dönemde Kallatis (Romanya'da Dobruca Bölgesinde kıyı kasabası) ve Khersonesos (Rusya'nın Kırım Bölgesi, Kırım Yarımadası) adlı kolonilere sahiptir. Anadolu'da ise; şehrin doğu ve batı kıyıları boyunca genişlemiş, batıda; Cales (Kales - Alaplı), Diospolis (Akçakoca), Apollonia - Thynia (Kefken Adası) ve Karpeia (Kefken), doğuda; Sandareke (Zonguldak), Teion (Filyos), Sesamos (Bartın - Amasra), Kromna (Bartın - Kurucaşile), Kytoron (Kastamonu - Cide) ve Sinope (Sinop) kadar ki bölgede etkili olmuştur. Bu gelişmede en önemli unsur Heracleia'nın sahip olduğu güçlü donanmasının etkisidir.

I. Klearchos'un ölümünün ardından yönetime Satyros adlı tranın geçtiğini bilmekteyiz. (M.Ö. 352 - 345) Daha sonra Heracleia yönetimine Dionysos ve Timoteos tranlarının (M.Ö. 345 - 337) geçtiğini görüyoruz. Siyasi başarıları nedeniyle Heracleia'yı hem Persler'e karşı hem de Büyük İskender'e karşı korumayı bilmişlerdir. Dionysos tek başına kral olduğu dönemde (M.ö. 337 - 305) Büyük İskender Anadolu'ya girmiş ve Perslerle savaşmaya başlamıştır. İskender'in M.ö. 324 yılında Persler'i yenmesi sonucu İskender, etrafındakileri Pers kızları ile evlenmeye zorlamıştır. Bunun üzerine Heracleia Kralı Dionysos, Pers Kralı III. Darius'un kardeşinin kızı Amastris ile evlenerek (M.ö 320), Anadolu ve Karadeniz Ereğli tarihini etkileyen bir sürecin başlamasına neden olmuştur.

 Dionysos'un M.Ö. 305 yılında ölümünün ardından tahta geçen Amastris, Trakya kralı Lysimachos'un saldırılarından kenti korumak için onunla evlenmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde Heracleia ticari olarak zenginliğini artırmaya devam etmiştir. Amastris Heracleia'nin zenginliğini ispatlarcasına kendi adını taşıyan Amastris (Amasra) şehrini kurar ve kendi adına ilk sikkeyi bastırarak Amasra'yı yönetmeye başlar. (M.ö. 300 - 288) Bu arada Heracleia'da II. Kearchos ve Oxathres tranlık dönemi (M.ö. 305 - 286) başlamıştır. Ancak, annelerinin hareketlerini benimsemeyen oğulları Klearchos ve Oxathres, Amastris'i öldürürler. M.Ö. 288 Bu yıllarda Heracleia'da yönetim karmaşası görünür. Amastris'in öldürüldüğünü duyan Amastris'in eski kocası Trakya Kralı Lysimachos Heracleia'ya gelerek şehrin başına geçer. Amastris'i öldüren çocuklarını M.Ö. 286 yılında idam ettirir. Şehrin hazinelerini talan eden Trakya kralı, idareyi halka bırakıp gider. Ancak Trakya kralının ölmesinin (M.Ö. 281) ardından ayaklanan Heracleia halkı, kentte büyük bir yıkım olmasına neden olur. Bütün kent surları temellerine kadar yıkılır. Ayaklanmaların ardından Cumhuriyet rejimine geçen Heracleia halkı, Bithynia, Bergama ve Suriye İmparatorluğunun saldırılarına karşı topraklarını korumayı başarır.

Daha sonraki yıllarda Galatia'lara karşı Bithyniaları destekleyen Heracleia'lılar I. Antiochos'un yönetimi altındaki (M.Ö 280 - 261)  Galatia'ların saldırılarına maruz kalmış ve kent yağmalanmıştır. Kentin yağmalanmasının ardından Galatia'ya karşı savaşlarda Mısırlılar'la iyi ilişkiler kuran Heracleia halkı, Mısır Kralı II. Ptolemaios'un yardımlarıyla kenti yeniden inşa etmişler ve gönderilen Marmara Adası`ndan mermerler ile Heracles adına şehirde tapınak yapmışlardır.

Heracleia`nın önceki yıllardaki savaşlarda destek verdiği Bithynia ile arası M.Ö. 2000'li yıllarda bozulmuş ve saldırılar sonucu Bithynia'ya topraklarını kaptırmıştır. Sakarya Irmağı, Bartın çayı ve Filyos arasında kalan topraklar Amasra dahil, 200 yıllık Heracleia hakimiyetinden sonra Bithynialar'a geçmiştir.

MİTOLOJİDE KARADENİZ EREĞLİ
Yunan efsanesine göre Acheron, Güneş ile Toprağın oğludur. Olympos (Olimpos) tanrılarıyla devler arasındaki savaşta susuzluktan kırılan devlere su verdiği için Zeus tarafından lanetlenerek yeraltı ülkesine kapatılmıştır. Acheron'u önce; M.Ö. 9.yy.'da yaşadığı bilinen Homeros, ardından Vergilius ve Ortaçağın büyük şairi Danteanlatmıştır. Homeros, Odeisa adlı yapıtında;

"... geçtiğin zaman Okeanos'u geminle, orada alçak kıyı var ve Persephone'nin koruluğu uzun, uzun kavaklar göreceksin, kısır söğütler derin anaforlu Okeanos'un kıyısına çek karaya gemini, sonra çık yola Hades'in batalığına doğru, orada Acheron'a Pyriphlegeton ve Kokytos akar Styks'ten gelen sular da dökülür oraya..."

HADES'İN ÜLKESİ
Ölüler ülkesinin anlatıldığı bölgenin görünüşü ürkütücü olarak tasvir edilir. Ölü ruhların içeri girmesi de kolay değildir. Ölü ruhları Acheron ırmağından geçiren bir sandalcı vardır. Kharon ölü rahlarını geçirmek için para alır. Bu nedenle ölülerin ağızlarına bir obolos (metelik) konurdu. Para almazsa Kharon, ruhları kovar ve asla yumuşamazdı. Toprağa gömülmeyen ruhların ise Hades'in ülkesine ulaşması mümkün değildi.

Gömülmeyen ruhlar yüz yıl havada gezinip dururlardı. Bu efsanevi anlatım o kadar etkili olmuştur ki Yunanlılar ölüleri Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki mağara ayinleri tasviri ile birlikte değerli eşyalarını da mezara koymayı adet olarak edinmişlerdir. Yunanlılar, ölü ile birlikte "hediye parası" diye anılan bir tas içerisine 10 - 15 civarında para koymayı gelenekselleştirmişlerdir.

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0372 556 1131

 

https://yadi.sk/i/BfmVIc3P3RPVS3
https://yadi.sk/i/nQvKpkp-3UqQ6T
Loading...

TARİHÇE

Eskiçağlardan itibaren köklü bir geçmişi olan Devrek, en erken Erken Kalkolitik Çağ’da (MÖ 5500) yani günümüzden 7500 yıl önce yerleşime sahne olmuştur. Bu özelliğiyle Devrek, bölgede medeniyetin ilk filizlendiği yerdir.

     I. Beyazıt Hüdavendigar (1389-1402) döneminde, bir vakıf arazisi ile ilişkili Osmanlı arşiv belgesinde geçen Devrek, bu yıllarda ‘Hızırbeyili’ olarak nam salmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın Amasra’yı 1460 yılında fethiyle birlikte Devrek ve çevresine Oğuz boylarının konar-göçer yörük topluluklarının iskânı artmıştır. Hem Hızırbeyili hem de Devrek olarak anılan ilçemizin adı 5 Eylül 1887 tarihinde II. Abdülhamid Han’ın adına izafeten yirmi üç yıl boyunca ‘Hamidiye’ olarak anılmıştır.

     1910 yılından itibaren tekrar Devrek olarak anılan ilçemizin adının kelime manası, ünü bölge sınırlarını aşmış ve ilçemizde kurulan pazarına izafen öz Türkçe olarak ‘Pazartesi’ anlamına gelmektedir.

     Devrek bastonumuz, üzerindeki sanatkârane motifleri ile dünya sanatında haklı bir yere sahiptir. Bastonumuzun üzerindeki bazı motiflerin ve özellikle bastona dolanmış yılan kabartmasının izleri, antik mitlerde bile sürülebilmektedir.

     Hatta iyi bir marangoz ustası olan II. Abdülhamid Han döneminde de, ilçemizdeki baston sanatının oldukça ilerlemiş olduğu ve bu sanata bu padişahın destek verdiği Kastamonu Salnamelerinde özellikle vurgulanmıştır: “… kasabada ceviz ağacı ve çeşitli ağaçlardan imal edilmekte bulunan sandık ve masa ve sandalye ve konsol ve sigara ağızlığı ve en çok baston gibi şeyler şayan-ı memnuniyet bir surettedir.”

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0850 288 67 67

 

https://yadi.sk/i/BfmVIc3P3RPVS3
https://yadi.sk/i/nQvKpkp-3UqQ6T
Loading...

TARİHÇE

BÖLGENİN KISA TARİHÇESİ
1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Türk boyları kitleler halinde Anadolu'ya akmaya başlar. 1075'te Anadolu Selçuklu Devleti kurulurken kimi tarihçilere göre Sultan Alpaslan’ın, kimilerine göre Süleymanşah'ın komutanlarından Emir Karatekin, Sinop ve Çankırı’dan sonra 1084’te Ulus, Bartın, Devrek topraklarını ele geçirir, ancak iç karışıklıklardan yararlanan Bizanslılar bölgeyi geri alır. 1335’te bağımsızlığını ilan eden Candaroğulları Beyliği Sinop'tan Safranbolu'ya kadar uzanan bölgeye egemen olur. Bölgenin tümüyle Osmanlı topraklarına katılması, aynı zamanda Candaroğulları Beyliği’ni de ortadan kaldıran Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşir.     Çaycuma'nın tarihiyle ilgili bilgiler, Osmanlı Devleti döneminde hazırlanan Kastamonu ile Bolu vilayet salnamelerindeki bilgiler ve sözlü anlatımlarla sınırlıdır. Son zamanlarda arkeolojik kazılarda elde edilen bilgiler de göstermiştir ki Çaycuma ve çevresi son derece zengin bir tarihsel birikime sahiptir. Pek çok kavmin hükümran olduğu dönemde bölgenin adı Paflagonya’dır. Kimi kaynaklarda Paflagonya Bölgesi’nin batı sınırını Filyos Çayı’nın oluşturduğu yazmaktadır. Karadeniz kıyısındaki Tios kenti (Filyos) bir Miletos kolonisidir. Bir dönem Kimmerler, İ.Ö. VI. yüzyıl başlarındaysa Lidya Devleti bölgede egemenlik sağlar. Perslerin, Lidyalıları İ.Ö. 546'da yenilgiye uğratmasıyla bölgedeki Lidya egemenliği de sona erer. İ.Ö.334'de Anadolu'ya geçen Makedonya Kralı İskender Perslerin Batı ve Kuzeybatı Anadolu'daki üstünlüğüne son verir ve bölgeyi Makedonyalı subayların yönetimine bırakır. Bölge daha sonra Doğu Roma İmparatorluğu içinde kalır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilçenin bugünkü yerinde 50-60 hanelik bir köyün olduğu, daha sonra yapılan idari bölünmede nahiye olarak gösterildiği bilinmektedir.

Kastamonu Vilayetinin 1286/1869 tarihli Salnamesinde, Çaycuma’dan, "Devrek kazasına bağlı Çarşamba nahiyesi" olarak söz edilmektedir. 1315/1889 tarihli Kastamonu Vilayeti Salnamesinin 19. sayısında Çaycuma hakkında şu bilgiler yer alır: “Devrek kadar muntazam olup, kasaba içinde 2 çarşı, 2 cami, 1 kilise ve 1 hamam vardır.”

Yine 1319/1902 tarihli Kastamonu Vilayeti Umumi Salnamesinde: Çarşamba nahiyesinin Bolu sancağına bağlı kaza haline getirilen Zonguldak'a bağlandığı belirtilmektedir. Bolu Müstakil Mutasarrıflığının ilk kez düzenleyip 1332(1916)’de yayınladığı Bolu Divanı Salnamesindeyse Çaycuma için, “Bolu dahilindeki nahiyelerin en muntazamı ve en büyüğüdür. 31 köyü, 11600 İslam, 370 Rum, 34 Ermeni olmak üzere toplam 12004 nüfusu vardır. Nahiye merkezi Çaycuma muntazam bir çarşı, 2 cami, 1 medrese, 3 sınıflı iptidai mektep ile 1 kilise ve 1 Rum iptidai mektebi, han, hamam gibi ihtiyaç hissedilen binaları ihtiva etmektedir. Bu durumuyla bazı kaza merkezlerinden çok farklı bulunmaktadır. Ahali pek istidatlı ve kabiliyetlidir. İlçe muhtelif tarihlerde değişiklik ve yeniliklere uğramışsa da tarihi değeri yoktur” denilmektedir.(4)

Yakın Tarihte Çaycuma     
Kurtuluş Savaşı'nda Kuvay-ı Milliye saflarında aktif olarak yer alan Çaycuma, uzun dönem Çaycuma Belediye Başkanlığı da yapan Tahir Efendi Başkanlığında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile büyük yararlıklar gösterir.(5)  Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da 21 yıl süreyle nahiye olarak kalan yörenin, kaza yapılması ilk kez, 30 Ocak 1935’te CHP’nin Zonguldak Vilayet Kongresi’nde gündeme gelir ve konunun kongreye götürülmesine karar verilir. Zonguldak İl Genel Meclisinde (Vilayet Umumi Meclisi) 19 Mart 1936’da, Çaycuma’da “kaza teşkilatı” kurulması kararı alınır. Ancak İçişleri Bakanlığı “ödenek yetersizliği” gerekçesiyle erteler. TBMM Genel Kurulu, 20 Temmuz 1944’teki oturumunda, Bartın’dan 21 köyü katıp, Karapınar’ı nahiye yaparak Çaycuma’yı kaza ilan eden yasayı çıkarır.  1 Eylül 1944’de resmen kaza olan Çaycuma’nın, o tarihte, 77 köyü ve 38604 nüfusu bulunmaktadır. Devrek Tahrirat Kâtibi iken Çaycuma’ya atanan Nimet Altuğ, 7 Eylül 1944’de görevine başlar ve Kaymakam Hilmi Besim Tözyılmaz ilçeye gelip görevine başlayana kadar Kaymakam Vekilliği görevini de yürütür. Çaycuma Hükümet Konağı (Şimdiki öğretmenevi) 2 Nisan 1947 günü yapılan törenle hizmete açılır. Ardından Çaycuma’da gerçekleşen ilklerden bazıları şunlardır: Çaycuma Dispanseri, Sağlık Müdürlüğü emrine verilen eski ilkokul binasında 20 Ocak 1945’te faaliyete başlar. Yine aynı yılın ilk haftasında, Sinop Memleket Eczanesi sahibi Eczacı Şükrü Sorgun Çaycuma’da eczane açar. 1947 yılında Çaycuma Spor kurulur.(6)

Kurtuluş savaşı yıllarının Çaycuma’daki bir önemli ismi de Cevat Rifat Bey’dir. Cevat Rifat Bey, yüzbaşı rütbesi ile Milli Mücadele yıllarında karargâhı Çaycuma’da bulunan Bartın ve Havalisi Komutanlığına getirilir. 1920’de Çaycuma’ya gelir. Hakkında yazılan bir biyografiye göre,(7)  burada 12 bin kişilik bir birlik kurar. Kurduğu birlikle, Zonguldak’ı işgal eden Fransızlarla zaman zaman çatışmalara girer ve onların Anadolu’nun içlerine ilerleme planlarını bozar. Müslüman Fransız askerlerini ikna ederek kendi tarafına geçirerek Fransızların gücünün azalmasını sağlar.

Cevat Rifat Bey askeri hizmetlerin yanı sıra bölgenin sosyoekonomik kalkınmasına da yardımcı olur. Çaycuma nahiye merkezi ve köylerindeki halkın gayret ve fedakârlıklarıyla yapılıp, Temmuz 1920'de hizmete açılan hastanenin yapımına ön ayak olduğu gibi, altı derslikli okulun yapımına kendi maaşından katkı sunar. 1947 yılına kadar ilkokul olarak hizmet veren bu ahşap yapı, halk tarafından onarılarak, 1950 yılında ortaokul olarak kullanılmaya başlar. İyice eskiyen ahşap bina, 1964 yılında yıkılır. 1966’da yerine yine halk tarafından yeni bina yapılıncaya kadar 300 kadar öğrencisi Barbaros İlkokulu binasında ikinci öğretim olarak öğrenim görür.

1950 yılı yılında Tekel Binası (Şimdiki Atatürk İş Hanının olduğu yerde) yapılır. Maliyeti 120.000 liradır.

16 Kasım 1950’de Çaycuma Şehir Kulübü kurulur.

4 Nisan 1957’de Zonguldak Valisi Celalettin Ünseli’nin de katıldığı törenle Çaycuma’ya ilk defa elektrik verilir. Dönemin Belediye Başkanı Nihat Kantarcı ve İlçe Kaymakamı Halit Tokullugil yeraltı elektrik kablolarını sırtlarında taşıyarak devrinin önemli hizmetinin gerçekleşmesini sağlar.(8)

İlçenin gelişimi için önemli adımlardan biri de, 1964 yılında inşa edilen yeni Belediye binasıdır. Halen faaliyette olan bu yapı, Çaycuma’nın ilk betonarme binasıdır. Henüz Belediye Gelirleri Yasası’nın olmadığı dönemlerde kaynak yaratma modeliyle, altındaki dükkânların kirasının finansmana katkısı ile yapılmıştır. İlk zamanlar belediyeye kapasitesi fazla gelen binanın üst katı Tapu Dairesi ve bürolara tahsis edilir.

1965’te SEKA kağıt fabrikasının temelinin atılması, Çaycuma’nın, dışarıdan göç almasına, dolayısıyla da nüfusunun artmasına neden olur. Çaycuma’nın güneydoğusuna ve Filyos Çayı’nın karşı yakasına kurulan fabrikanın tümüyle merkezden kopmaması için, önemli bir kararla, sosyal tesisler fabrika sahasına değil de, at yarışlarıyla güreş müsabakalarının yapıldığı yere yapılır. Bu dönemde ihtiyaca cevap vermeyen, yeni Belediye binası yanındaki caddelerle, İstasyon ve SEKA caddeleri, dönemine göre “devrim” sayılabilecek bir uygulamayla duble yol genişliğine çıkarılır, granit parke ile kaplanır. Bu hizmetler, günümüze kadar uzanan kalıcı kentsel gelişmelerdendir.

Çaycuma’da yakın yıllar boyunca en çok tartışılan konulardan başta geleni, hükümet konağının nereye yapılacağı hususu olmuştur. Şimdiki Öğretmenevi’nin olduğu yerin alt katı adliye, üstü hükümet binası olarak kullanılmaktadır. Son derece yetersiz olan bu binaların yıllarca nereye yapılacağı tartışılır ve dönem dönem plandaki yeri değiştirilir. Yer tartışmaları sürdükçe sorun daha da büyür. SEKA Kağıt Fabrikası yapıldıktan sonra hızla büyüyen Çaycuma’ya yetmez hale gelir. Adliye, başka bir yapıya kiraya taşındığı halde sıkıntı giderilemez. Metin Yurtbay’ın ilk dönem Belediye Başkanlığında kronik sorun çözülerek halen hizmet vermeye devam eden hükümet konağının ve adliye binasının temeli 15.06.1988’de atılır. 18.09.1991’de de tamamlanarak hizmete açılır. Ancak günümüzde bu yapılar da hizmet için yetersiz durumdadır.
 
Çaycuma Geçmişinde Ulaşım
Irmak (Ankara) –Filyos arasındaki demiryolu 22.11.1935’de, Filyos-Çatalağzı arası 19.11.1936’da, Çatalağzı-Zonguldak arası da 1.10.1937’de açılır.(9) Demiryolunda Ankara-Zonguldak arasında önce kömürle başlayıp insanla devam eden taşımacılığın başlamasıyla İstasyon mevkiinin önemi artarken ilçeye ulaşım daha kolay hale gelir. Demiryolu, karayolu ağının çok yetersiz olması nedeniyle bölgenin ana ulaşımı olma özelliğini uzun süre sürdürür. Son yıllarda AB kredisiyle özellikle sinyalizasyon ağırlıklı yenilenme nedeniyle tamamen kapatılan demiryolu, eskisi kadar önemli olmasa da ulaşımda kullanılmaktadır.

1942 yılında ikinci Dünya savaşı sıralarında Saltukova’ya (Kokaksu) askeri amaçlı havaalanı yapılır. Bu havaalanından 1950’li yıllardan itibaren 1960’ların başına kadar THY tarafından İstanbul-Kastamonu-Ankara arasında yolcu taşımacılığı yapılır. Daha sonra atıl hale gelen alan, seyrek de olsa askeri amaçlar dışında kullanılmaz. 1992 yılında STOL havaalanı olmak üzere 800 metre pist uzunluğunda ihaleye çıkarılır. Ardından mevcut pist uzunluğu olan 1350 metreye, hemen ardından da o dönemdeki RJ 100 uçaklarının inebilmesi için 1830 metreye çıkarılır. 1995’te yeni pist inşaatı bitirilir. Aynı yılın sonunda terminal binası ihale edilir. 1997 yılında, pist inşaatını da yapan Çaycuma Firması Koçkan İnşaat Ltd. Şti tarafından, terminal binası ve kule inşaatı teslim edilir. 21 Mayıs 1998 tarihinde bölgenin maruz kaldığı büyük sel felaketinde havaalanı ve tesisleri, tarihte ilk defa, yaklaşık 2 metre yüksekliğinde su baskınına maruz kalır. 17 Ağustos 1999’da yaşanan depremden ve bu sel felaketinden tesisler hiçbir zarar görmez. Mart 1999’da zamanın başbakanı Bülent Ecevit tarafından hizmete açılan yeni havaalanı, hiçbir uçak seferi düzenlenmeden 2002 yılı ocak ayında yine aynı Başbakan tarafından kapatılır. 2006 yılında dönemin Valisi Yavuz Erkmen önderliğindeki teşebbüs ile özelleştirilerek, ZONHAV ULUSLARARASI HAVAALANI olarak yeniden hizmete girer. Zaman içinde ortak ve sermaye yapısı önemli değişiklikler gösteren şirketin kontrolündeki havaalanından, halen nisan-kasım arasında Almanya’ya seferler düzenlenmekte, maalesef hala yurtiçi ulaşım yapılamamaktadır.

Çaycuma coğrafi konumu itibarıyla bölge ulaşımının merkez noktasıdır. Bartın-Karabük-Zonguldak üçgeninin ağırlık merkezinde yer almaktadır. İlçelerini Zonguldak’a il merkezine bağlayan karayolu ulaşım yatırımlarının yapım seyri oldukça gecikmelidir. 1960’lı yıllara gelinceye kadar Çaycuma-Zonguldak karayolu ulaşımı, Beycuma üzerinden, 1940’lı yıllarda insan gücü ile yapılmış olan  “şose” tarzı bir yol ile bağlıdır. Meşakkatli yolculuğun süresi 5-6 saati bulmaktadır. Güdüllü- Sapça köyleri üzerinden 1960 yıllarda açılan ve “Kırat yolu” adıyla bilinen yol, 26 km uzunluğu ile önceki Beycuma güzergâhına göre yolculuğu oldukça kısaltır. 1970’li yıllarda inşa edilen Devrek-Zonguldak yoluna Bakacakkadı mevkiinden bağlanan Çaycuma, şimdilerde bu hattı kullanmaktadır. Bu yolla Zonguldak yolunun uzunluğu 45 km’ye çıkar, ancak standardı yükseldiği için süresi de kısalmıştır. Günümüzde sıkıntılı hale gelen bu güzergah yerine, eski Kırat yolunun Sapça tüneline kadar olan bölümünün iyileştirilerek Çaycuma-Zonguldak bağlantısının daha kolay hale gelmesi beklenmektedir.

Çarşı merkeziyle (Çarşamba tarafı) İstasyon bölgesi (Perşembe tarafı) arasında büyük bir doğal engel olan Filyos Çayı geçişleri, önceleri “sal” ile daha sonraları ise “ahşap köprü” ile sağlanmaktadır. Salcılık bir dönemin mesleğidir. Modern köprünün yapım işi, 1948 yılı eylül ayında bir Alman firmasına ihale edilir. Bu köprünün inşaatında Çaycuma’nın o zamanki gençleri işçi olarak çalışır. 1951 yılında hizmete alınan bu önemli köprü “betonarme gerber kirişli” olarak inşa edilir. (Gerber kirişli sistemin avantajı, köprü ayaklarında oturma olması halinde, sistemin yatay taşıyıcı kirişlerinin yatay ve düşey hareketlerine izin vermesidir.) Böylelikle istasyon ile çarşı merkezinin sağlıklı bir şekilde bağlantısı yapılır. Uzun yıllar önemli hizmet gören bu köprünün mansap tarafına, 2009 yılında 14 m. platform genişliğinde forekazık ayaklı yenisi yapılır. Birlikte kullanılmaya devam ederken 6 Nisan 2012 tarihinde, bazı ayakların altının boşalması nedeniyle, eski köprünün bir bölümü çöker. Kültür varlığı niteliğindeki bu sanat yapısının kalan kısmı tümüyle yıktırılır. Elzem olmadığı halde yerine bir başka köprü yaptırılarak bu yapı tamamen tarihe karışır. 15 kişinin ölümüyle sonuçlan facia, tarihe, Çaycuma’nın en acılı günlerinden biri olarak geçer.

Çaycuma’da Eğitim Öğretimin Kısa Tarihçesi
Çaycuma’da kaza teşkilatı kurulduktan sonra eğitim-öğretim hizmetlerinde de ilerlemeler kaydedilir.1948 yılının başında dispanser olarak kullanılmakta olan eski ilkokul binasının onarılıp ortaokula tahsis edilmesine karar verilir. Halk, Yüzbaşı Cevat Rifat’ın Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptırdığı okulun, ortaokul olarak faaliyete geçmesi için aralarında para toplar, eski ilkokul binasını tamir ettirir ve okulun hazır olduğunu bildirerek bakanlıktan öğretmen ister. Çaycuma Ortaokulu, 29 Ekim 1950’de, Cumhuriyet Bayramı’nda açılır. Bu okula 1972 yılında lise statüsü kazandırılır. Çaycuma Lisesi olarak faaliyete başlayan okul, 1982 yılında Pehlivanlar Mahallesi’ndeki yeni binaya taşınır. 1991-1992 öğretim yılında ortaokul eğitimine son verilir. Bu yapının tehlike arz etmesi üzerine 2007 yılında boşaltılarak yanına yapılan prefabrik yapıya taşınır. Halen Nihat Kantarcı Anadolu Lisesi olarak faaliyetlerini sürdüren okul, 2013-2014 öğretim yılında İstasyon mevkiindeki yeni binasına taşınır.(10)

Barbaros İlköğretim Okulu 1927 yılında Devrek İlçesine bağlı Çaycuma Mektebi adı ile eğitim öğretime başlamış, 1945 yılında yeni bir okul yapılarak İsmet İnönü İlkokulu olarak adı değiştirilmiştir. 1950 yılında Merkez İlkokulu, 1960 yılında Barbaros İlkokulu,1997 yılında 8 yıllık eğitime geçilmesi nedeniyle Barbaros İlköğretim Okulu olmuştur. Bu okulumuz ilk mezunlarını  1929 yılında, son mezunlarını 1997 yılında vermiştir. 5 sınıflı ilkokuldan mezun olan öğrenci sayısı ise 2704’ tür.

Kutlutaş İlköğretim Okulu 1970 yılında Çaycuma Kağıt Fabrikasını yapan “Kutlutaş İnşaat Şirketi” tarafından yapılarak Milli Eğitim Bakanlığına bağışlanmıştır.1997 yılına kadar 5 sınıflı ilkokuldan mezun olan öğrenci sayısı 1913’ tür.

Bu iki okul daha sonra birleştirilerek Barbaros-Kutlutaş İlkokulu adını alır. Mevcut yapının yetersizliği nedeniyle  iki ayrı binadan Barbaros bölümü yıkılarak yerine yeni bir okul binası yapımına 03.07.2000 tarihinde başlanır.

Çaycuma’nın bir diğer okulu Mimarsinan İlkokulu, 1956 yılında öğrenime başlar. 5 yıllık bu okul 2012 yılında ortaokula dönüşür. 2014 yılından bu yana hayırsever Bülent-Belgin Kantarcı’nın önemli bir bölümünü yaptırıp bağışladığı yeni binasında faaliyettedir.

Çaycuma Endüstri Meslek Lisesi, Pehlivanlar Mahallesinde 1972 yılında inşaatına başlanarak Tesviye bölümü ile 1976 yılında öğrenime açılır. 1979 yılında Elektrik Bölümü eklenmiştir.

Çaycuma’da ilk yükseköğrenim, 11.07.1992 tarihli Karaelmas Üniversitesinin kuruluş yasası ile Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı olan il merkezindeki Zonguldak İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin, Çaycuma İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi adını almasıyla başlar.

Şimdiki adı Bülent Ecevit Üniversitesi olan Karaelmas Üniversitesi Çaycuma Meslek Yüksekokulunun, 1994 yılında temeli atılır, 2002-2003 eğitim-öğretim yılında Kayıkçılar Köyü mevkiindeki dokuz yüz bin metrekarelik arazinin içindeki yerleşkede eğitim-öğretim faaliyetlerine başlar. Yüksekokul, şu an bünyesinde bulunan 8 bölüm 16 program ve 2260 kayıtlı öğrencisi ile faaliyetlerine devam etmektedir.

Karaelmas Üniversitesinin 2002-2003 öğretim yılında Çaycuma Meslek Yüksekokulunu öğrenime açması, ilçenin eğitim kadar ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine de katkı yapan bir unsur olarak öne çıkar. Başlangıçta 2 bölüm ve 102 öğrenci ile öğretime başlayan okul, kentsel yaşamda önemli bir yer tutar. Bünyesinde modern, teknolojik imkânlarla donatılmış derslikler, konferans salonu, kütüphane, uzaktan eğitim sınıfı, uygulamalı araştırma merkezi, mobilya ve dekorasyon atölyesi, bilgisayar laboratuvarları, çağrı merkezi laboratuvarı, kimya ve mikrobiyoloji laboratuvarları, bulunmaktadır. Bunların yanı sıra öğrencilerin sosyal faaliyetlerde bulunabilecekleri spor salonu, basketbol sahaları, bahçe satranç takımı, halı saha, yemekhane ve kantin mevcuttur. 2015-2016 akademik yılı itibarıyla Çaycuma Meslek Yüksekokulu bünyesinde 5’i öğretim üyesi 20’si öğretim görevlisi ve 2’si okutman olmak üzere toplam 27 akademik personel ve 30 idari personel görev yapmaktadır.(11)

Bülent Ecevit Üniversitesi Çaycuma Yerleşkesinde ileriye doğru atılmış en önemli adımlardan biri de, Gıda Mühendisliği Bölümünün kurulmasıdır. Yükseköğretim Yürütme Kurulunun, 19.03.2014 tarihli toplantısında Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Mühendislik Fakültesi bünyesinde, Gıda Teknolojisi Anabilim Dalı ile Gıda Bilimleri Anabilim Dalı açılması uygun bulunur. 2014-2015 eğitim-öğretim yılında bu dallarda lisans programı açılır ve bölüme 52 öğrenci alınması ile eğitim-öğretime başlanır. Program kontenjanı 50 kişi olup eğitim süresi 4 yıl, eğitim diliyse Türkçedir. Ayrıca isteğe bağlı İngilizce hazırlık eğitimi verilmektedir. Binası hayırsever işadamı Zeki Yurtbay tarafından yaptırılmıştır. Sakine-Şevki Yurtbay Gıda Araştırma Merkezi ve Gıda Mühendisliği adıyla öğrenime devam bölümde iki anabilim dalı bulunmaktadır. Gıda Mühendisliği Bölümü, 3 yardımcı doçent ve 1 araştırma görevlisinden oluşan akademik kadroyla çalışmalarını sürdürmektedir.(12)

Sivil havacılık bölümünün de yakında faaliyete geçmesi beklenmektedir.
 
KAYNAK:
(4) Çaycuma Belediyesi 2014-17 Stratejik Plan
https://www.pdf-archive.com/2017/03/21/stratejik-plan/stratejik-plan.pdf
(5) Öğr. Gör. Tunay Karakök, Zonguldak’ta Milli Mücadele Destekçisi Bir Müftü: Devrek Müftüsü Hacı Abdullah Sabri (Aytaç) Efendi http://bireyvetoplumdergisi.com/article/viewFile/1036000056/5000063905
(6) Hasan Ataman, Çaycuma, Ekin Ofset Yayınları, Zonguldak 2001
(7) Dr. Celil Bozkurt, Yüzbaşı Cevat Rifat Bey’in Milli Mücadele Hatıraları, Gündoğan Yayınları, Mayıs 2015
(8) http://www.kockan.com/bulentkantarci/yonetici/yayinlanmis/oku.asp?id=136&islem=oku
(9) Ekrem Murat Zaman, “Kömür Giden Demiryolu”, http://www.mmo.org.tr/resimler/dosya_ekler/36ef0ef94821e3d_ek.pdf?dergi=1455
(10) http://caycumankal.meb.k12.tr/meb_iys_dosyalar/67/05/964351/icerikler/tarihce_829533.html?CHK=27ab21e1495691f7289600a3fa15e655
(11) http://cmyo.beun.edu.tr/icerik/3/genel-bilgiler.html
(12) http://gidamuhendisligi.beun.edu.tr/bolumumuz/genel-tanitim/

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0372 378 10 48

https://yadi.sk/i/BfmVIc3P3RPVS3
https://yadi.sk/i/nQvKpkp-3UqQ6T
Loading...

TARİHÇE

Alaplı'daki yerleşimin M.S. olduğunu iddia edebiliriz. Bunun aksine 15 kilometre mesafedeki Kdz. Ereğlisi'nde ilk yerleşim M.Ö 560-500 yıllarına kadar uzanır. -Tarih kitaplarına göre Alaplı'nın ilk sakinleri Henetler dir. Daha sonra bölge, Biritanya'lılar, Frikya'lılar, Yunan'lılar, Pers'ler, Romalı'lar, Selçuklular ve Osmalıların hakimiyetine girmiştir.  17 Nisan 1315.' -1851`de Alaplı`nın Yazici Zade Hüseyin Bey tarafından idare edildiğini Takvim-i Vekayi, 7 Zilhicce 1267 s. görmekteyiz. Alalplı o zamanlar Kastamonu Vilayeti, Bolu Sancağı Kazası durumundadır. Kazalar o sıralarda ayanlar (Arapçada göz önde gelen...Osmanlı Devleti nde taşradaki nufüslu ailelere verilen resmi unvan) tarafından idare edilmektedir. İstanbul ile sürekli olarak çatışan Yazici Zade Hüseyin Bey, hükümet tarafından aşar (aşar: ürün ve kazanç üzerinden bir tür ödeme ya da vergi biçiminde ayrılan pay) gelirleri bahane edilerek hakkında dava açılır ve Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye tarafından mahkum edilir ve başka bir yere sürülmesi kararlaştırılır. Hazırlanan evrak o dönemin Osmanlı Padişahı 1. Abdulmecid tarafından onaylanır. Yazicı Zade Hüseyin Bey kısa bür süre sonra Alalplı' dan uzaklaştırılır... (Kesin olmamakla birlikte büyük bir olasılıkla bu uzaklaştırma Yugoslavya`nın Prictine şehrine oldu! Yazıcı Zade Hüseyin Bey buradaki görevini bitirdikten sonra Gelibolu üzerinden memleketi Alaplı ya tekrar geri dönmüştür) Yazıcı Zade Biraderlere ait bir belge Yazıcı Zade Hüseyin Beyin Mezarı-1- Yazıcı Zade Hüseyin Beyin Mezarı-2- Yazıcı Zade Hüseyin Beyin Zevcesi Hatice Hanım`ın Mezar taşı Alaplı ve köylerinde soy secereleri - Alaplı`ya ilk yerleşenler (Yazıcı Zade Hüseyin Beyin seceresiyle ilgili: Yazıcı Zade Hüseyin Beyin seceresini cıkarmak için calışmalara başladık fakat bu çalışma oldukca zahmetli olacağa benzemekte. Bu nedenle şu ana kadar olan çalışmayı yayımlamakta bir sakınca görmemekteyiz. Bu konuda bize yardımcı olmak istiyorsanız, size şimdiden teşekkür ediyoruz) Yazıcı Zade Hüseyin Beyin seceresi -Osmanlı döneminde Topkapı Sarayı ve Eski Saray Alaplı odunu ile ısınıyordu.. -Osmalı Deniz Donanması'nın gemileri Alaplı' da bulunan Orhan Dağları ve bu sıradağa bağlı dağlardan kesilen odunlardan yapılmıştır... - Orhan Dağları ve bu sıradağa bağlı dağlardan kesilen odunlar, arabalar ve su yolu ile Alaplıya indirilmiş ve burada kereste ve odunluk olarak ayrılmış. Bunların büyük bir kısmı deniz yolu ile Istanbul' a nakledilmiş.

Geçmişteki bu yoğun ticari ilişkisi beraberinde bölgedeki dengeleri hassas bir duruma sokarken, Alaplıyı yöneten kişiler ile İstanbul arasında gizli bir çatışmayı da beraberinde getirmiş. Odun işinin zahmetli olması ve yi gelir getirmesi alan ile satan arasında her zaman sorun olmuştur. Bu sorunları aşmak için İstanbul Hükümeti dönem dönem tezkireler yayınlamıştır. -Alaplı merkezde geçmişte Rum ve Ermenilerin yaşadığı bilinir. Müslüman ve yerli halk buraya Alaplı derken , Rumlar Alaplı'yı Samakol olarak adlandırmışlardır. -Ermeniler sanatkarlıkla uğraşırken, Rumlar'da bölgede ticaretle uğraşmışlardır. -Bölge tarihi eserler bakımından zayıf olduğu gibi,. tarihe geçmiş büyük şahsiyetler de yetiştirememiştir. Adet ve analeleri geleneksel, foklörik ögeleri zayıftır. Çevreye Selçuklular ve Osmanlıların sonrası ışık tutmaktadır. Alaplı'ya bağlı köylerin isimleri, Osmanlı Ordusu'nda ki çavuşların, sanatkarların, imamlar ve şeyhlerin adlarıyla anılır. -Alaplı' nın ismi:-Alaplı adı tarih içinde degişik şekillerde geçmektedir. Gerek ve Latin kaynaklarindaki adı Keles ve Cales olarak verilmiştir. Ne anlama geldiğinin araştirilmasi gerekmektedir. Alaplı kelime yapısı bakımından ilk etapta acaip ve manasız gelebilir. Ama bölgenin tarihi biraz incelendiğinde Alaplı isminin, Osmanlı Padişahı Orhan Bey'in komutanlarından Ali Alp den geldiği üzerinde eğilimler çoğalır. Alaplı'ya yakın olan Akçakoca, Karamürsel, Konuralp bölgelerinin ismlerinin de Orhan Beyin komutanlarından olan kişilerin isimlerinden geldiği bilinmektedir. Bu komutanlar Osman Beyin oğlu Orhan Bey'in emriyle Sakarya, Düzce, Akçakoca ve Alaplı bölgelerini Osmanlı beyliğine katmışlardır. Bu nedenle Alaplı isminin Ali Alp dan gelme ihtimali oldukça yüksektir. -Osmanlı topraklarına katılan Alaplı bölgesine yerleştirilen Türk boylarının kadınları, kırsal alanda çifçilik yapmışlar, yetişdirdikleri meyve ve sebzeleri Alaplı'nın içinde oturan Ermeni ve Rum'lara satmışlardır. Mallarını satmak için merkeze inen Türk boyları kadınlarını çarşıya sokmamışlar, 'kadınlar pazarı' diye bölünmüş ve yanlız Rum ve Ermeni kadınlarının alışveriş yaptığı yere bırakmışlardır. Bu gelenek günümüzde hala sürmektedir. Hafta içersinde çarsamba günleri bostanında yetişdirdiği meyve sebzesini köylü kadınları eski pazar yerinde bulunan alanda satmaktadır. Alaplı' da büyük yangın -Merkez cami 1812 yılında yapılmıştır. -Alaplı 1927 de nahiye olmuştur. -1946 yılında merkez okulu açılmıştır. -İlk banka 1958 yılında açılmıştır. -Alaplı Belediyesi 1966 yılında kurulmuştur. -Alaplı'da Gündem ismiyle ilk gazete 1989 yılında yayımlanmıştır.

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0372 266 1013

 

https://yadi.sk/i/BfmVIc3P3RPVS3
https://yadi.sk/i/nQvKpkp-3UqQ6T
Loading...

TARİHÇE

Karadeniz’in en dikkat çeken yerlerinden biri olan Zonguldak’a bağlıdır güzel sahilleri ile bilinen Kozlu. Merkezi deniz kenarında yer alır ve yerleşim denizden dağ eteklerine doğru yükselmektedir. Kuzeyinde Karadeniz, batısında Ereğli ve doğusunda Zonguldak ile çevrili olan bu cennet köşe, 150 yıllık bir geçmişe sahiptir.

Temiz havası, doğal güzellikleri, kültürel değerleri ve tarihin gölgesindeki eserleri ile dikkat çeken Kozlu, küçük ve şirin bir tatil kasabasıdır. Birbirinden şirin Kozlu otellerinde konaklarken şehrin gürültüsünü, karmaşasını gerilerde bırakacak, doğa ile iç içe olmanın, telaşsızca yaşayıp gitmenin tadını çıkaracaksınız.

Web Sayfası Borç Sorgulama Kent Rehberi İmar Durumu SANAL TUR


ÇAĞRI MERKEZİ
0372 259 67 67

 

https://yadi.sk/i/BfmVIc3P3RPVS3
https://yadi.sk/i/nQvKpkp-3UqQ6T
Loading...

TARİHÇE

Frigler Dönemi
MÖ 1200 yılında ağırlığını Frig oymaklarının oluşturduğu Ege göç kavimleri, Trakya üzerinden İç Anadolu’ya yayıldılar. Bu kavimlerden bitin, Mariandin ve migdanlar Zonguldak yöresine yerleşerek bölgenin bilinen ilk halkını oluşturdular. Gerek Frigler, gerekse öbür oymaklar, birkaç yüzyıl boyunca siyasal bir örgüt yapısı oluşturamadılar. Bununla beraber Zonguldak’ın güneyine düşen yörelerde maden işletmeciliği ve el sanatlarında önemli bir gelişme elde ettiler. Daha sonraları Kafkaslardan kalkıp, Anadolu’ya giren Kimmer beyleri Frigya’ya ardı ardına seferler düzenleyerek, Frig Kralı’nı MÖ 676’da ortadan kaldırdılar. Kimmerler daha sonraları Lidyalılar, Asurlularla yaptıkları savaşlar sonucunda zayıf düştüler. İran’dan gelen Med devleti ile yaptıkları savaşlar sonucu tutunamayarak Anadolu’yu terk ettiler.

Kolonileştirme Dönemi
Kimmerlerin yöreyi terk etmesinden sonra Lidya Devleti kuzeye doğru genişleyerek, M.Ö. VI.yüzyılda Zonguldak yörelerinde bölgesel bir üstünlük sağladı. Yine aynı yıllarda, Batı Anadolu kıyılarında yaşayan Megaralılar ve Boitayalılar Zonguldak yörelerine geldiler. Karadeniz kıyılarından getirdikleri malları boşaltabilecekleri küçük ticari iskeleler kurmaya yöneldiler. Bunlar arasında Filyos, Amasra, Ereğli gibi koloniler vardı. Persler, Zonguldak’taki Lidya egemenliğine MÖ 546’da son verdiler.

Persler Dönemi
213 yıl boyunca Persler Anadolu’nun tümüne egemen olmalarına rağmen koloni kentlerin yönetimine fazla karışmadılar. Ancak bu kentlerin yönetimine “Tiran” adı verilen kendi yandaşlarını getirmeye çalıştılar. Ancak MÖ 334’te Anadolu’ya geçen Makedonya Kralı İskender, Bronikos (Biga) çayı yakınlarında Pers ordusunu yenince, Pers üstünlüğü de bu yörede sona erdi.

İskender ve Bitinya Krallığı
İskender, bölgeyi Makedonyalı subayların yönetimine bıraktı. İskender’in subaylarından Kalas, yörede bir baskı oluşturmaya çalıştı. Fakat Bitinyalı önder Bas’un direnişi karşısında yenildi. M.Ö. 326’da Romalılar, M.Ö. 85’de Bitinya ‘ya girerek İzmit’i yağmaladılar. Bitinya Kralı, Roma hegemonyasını tanımak zorunda kaldı. M.Ö. 70 yılında ise Romalılar, Ereğli’den Samsun’a kadar Karadeniz kıyılarını ele geçirdi. Dolayısıyla Zonguldak bölgesi, Roma’nın Ön Asya vilayeti oldu.

Romalılar Dönemi
İ.Ö. 70’te Romalılar Herakleia ve çevresini ele geçirdiler. Herakleia yağmalandı. Kentin agorasındaki altın Herakles heykeli Roma’ya götürüldü.

Roma Döneminde yazan coğrafyacı Strabon Herakleia’danı iyi limanları olan bir kent olarak söz eder. bir yarımada kıstağındaki Amastris’in iki yanında limanlar vardır. En iyi şimşir ağacı türü en çok Amastris toprağında, özellikle Kytaron dolaylarında yetişir. Romalılar kıyı kentlerini birer liman ve savunma noktaları oldukları için onardılar, Herakleia, Teion, Amastris, ikincil yollarla Nikomedia (İzmit) – Amasia (Amasya) anayoluna bağlandı. Bu kentler, kimi kalıntıları günümüze ulaşan tapınak, tiyatro, su kemeri, antrepa, bazilika, çeşme, vb. yapılarla genişletildi.

Hıristiyanlık öncesinde yörede başta Zeus Strategos olmak üzere birçok tanrı ve tanrıçaya tapılmaktaydı. Deniz tanrısı Poseidon da büyük baygı görmekteydi. Amastris’te Poseidon’a adanmış bir tapınak vardı. Herakleia ve Amastris sikkelerinde Poseidon betimleri görülür. Amastris’te Mısır Tanrıları Pis, Seragis, Apis’in tapınakları ve sunakları vardı. Ayrıca, Amastris’te Mısır kökenli kutsal lotus fidanı bulunuyordu.

Hıristiyan söylencesine göre, Karadeniz kıyılarında Hıristiyanlığı Havari Anderas yaymıştır. Hıristiyanların baskı altında tutulduğu dönemde Herakleia’da Ayazma Deresi Vadisi’ndeki mağaralar kilise olarak kullanılmıştır. Kâhinler Mağarası adıyla bilinen en büyük mağarada Hıristiyanlıkla ilgili frenk izleri, gömütler bulunmaktadır. Söylenceye göre, Amastris’teki lafusu balta ile parçaladığı için putperestlerce öldürülen Hyakinthas, sonraları kentin yerel azizi sayılmıştır.

Bizans Dönemi
395’te ikiye ayrılan Roma’nın doğu kısmında kalan bölge (Bizans), VII.yüzyılda Opsikian Theması sınırları içinde yer aldı. Bizans Döneminde Herakleia, Teian, Amastris, İmparatorluğun doğudaki merkezi Trapezus yolu üstünde önemli uğraklardı. Başlangıçta birer metropolitlik olan Herakleia ve Amastris, İmparator Justinianas döneminde piskoposluk düzeyine indirildi. Bu kentler, bir iç deniz olan Karadeniz kıyısında bulunmaları ve art bölgelerinin sınırlılığı yüzünden eski görkemlerini günden güne yitirdiler.

VIII.yüzyıl sonlarında Müslüman Arapların bir akını çevreyi sarstı. IX.yüzyıl ortalarında Rus korsanlar kıyı kentlerini yağmalamaya başladılar. Bu akınlardan birinde Amastris tümüyle yakılıp yıkıldı. Bu yıkımdan sonra surların dışındaki asıl kent terk edildi.

Türklerin Anadolu’da yayılmaya başladığı dönemde, Zonguldak çevresinin eski kentleri küçük birer kasaba-kale görünümündeydi. XIII.yüzyıl sonlarında Cenevizliler Herakleia ve Amastris’e yerleşerek ticaret merkezleri kurdular, bir süre sonra da bu kentlerin yönetimini ele geçirdiler. Timur’a giderken Amastris’e uğrayan İspanyol elçisi Clavija, kale dışındaki asıl kentin bir yıkıntılık olduğunu yazmaktadır. Bu, Cenevizlilerin yalnızca limandan yararlandıklarını göstermektedir. Kalede, Cenevizlilerin onarımlarını belirten Ceneviz devletinin yada tanınmış ailelerin armaları, kazınmış taşlar bulunmaktadır.

Anadolu Selçuklu Dönemi
XI.yüzyıl sonunda Anadolu’nun geleceğine Türkler hakim olmaya başlarken, Zonguldak havalisindeki eski şehirler küçük birer kale-kasaba görünümünde bulunuyorlardı. Bu yıllarda Bizans idaresinin zayıflaması bu bölgede güvenlikten eser bırakmamıştır. Bizans’ın resmi memurları olan Dukkas’lar, halkı haraca bağladıkları ve limanlara uğrayan yelkenlileri soydukları için iskeleler deniz ticaretindeki önemlerini yitirmiş durumdaydılar. Kıyı içi bölge ticaretinde karakol görevi yapan kale ve şatolar, çetelerin ellerine geçmiştir.

Bu kargaşa yıllarında Zonguldak havalisinde gözüken ilk Türk Komutanı Emir Karatekin oldu. Bu cesur Türk komutanı, 1084’te Ulus, Bartın, Devrek topraklarını ele geçirdi. Daha sonra kıyıya yönelen Emir Karatekin Zonguldak yöresini bütünüyle zaptetti. 1085’te de Sinop’u aldı. Ancak, yörenin Türklerin elinde kalması uzun sürmedi. Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki çekişme sebebiyle 1086’da tekrar Zonguldak ve havalisi Bizanslıların eline geçti.

1092 sonlarında I.Kılıç Arslan’ın başa geçmesiyle toparlanan Anadolu Selçuklularını, Haçlı Seferleri ve 1107’de I.Kılıçarslan’ın ölümüyle çıkan taht kavgaları güçsüz bırakmıştır. Dolayısıyla Anadolu Selçukluları Zonguldak yöresinden uzak kalmışlardır. Onların bu durumundan faydalanan Danişmendliler, Karadeniz kıyılarını zaptederek Ereğli’ye kadar ilerlemelerine rağmen yörenin tümünü elde edememiştir. II.Kılıç Arslan’ın 1155’te tahta geçmesiyle yeniden güçlenen Anadolu Selçukluları, 1176’da Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğratıp, 1178’de Danişmendliler devletini ortadan kaldırdılar. Ancak bu başarılarına rağmen Zonguldak ve havalisini ellerine geçiremediler. Zira, II.kılıç Arslan’ın ölümü sonrasında çıkan taht kavgaları Selçukluların Bizans topraklarına seferler yapmalarını engelledi.

IV.Haçlı Seferi esnasında Latinler, 1204’te Konstantinapolis’i ele geçirerek bir Latin imparatorluğu kurdular. Bu yüzden Haçlılardan kaçan Bizanslılar, Trabzon-Rum ve İznik-Bizans imparatorluklarını meydana getirdiler. Kısa zaman içinde sınırlarını genişleten Trabzon Rumları, İznik Bizanslılarına yenilince Zonguldak yöresi İznik Bizans İmparatorluğuna bağlandı. 1261’de Latinlerin Avrupa içlerine doğru dönmeleri üzerine, yeniden Konstantinapolis’e dönen Bizanslılar, ülke birliğini sağladılar. Bizanslılarda kendileriyle iyi ilişkiler içerisinde bulunan Ceneviz’e Zonguldak yöresindeki iskelelerden ticari amaçla yararlanma hakkı tanıdı.

XIII.yüzyıl sonlarında, iç kısımların Türkler tarafından, kıyıların ise Cenovalı gemicilerce kontrole alınması üzerine yöre topraklarında Bizans hakimiyeti son buldu. Eflani, Devrek, Bartın, Safranbolu, Ulus ve şimdiki Karabük toprakları, 1335’te bağımsızlığını elde eden Candaroğulları Beyliği’nin sınırları içine girdi.

Osmanlı Dönemi
Padişah I.Murat’ın bölge topraklarını Osmanlı sınırlarına katmak istemesine halk karşı çıkar ve Candaroğulları Beyliği yanında yer alır. Osmanlılarda 1380 yılında Cenevizliler anlaşarak Karadeniz Ereğli’yi satın alır. 1392’de yıldırım Beyazıt, Zonguldak bölgesini Osmanlı topraklarına katar, ama 1402 Ankara Savaşında Timur’a yenilince alınan topraklar tekrar Candaroğulları Beyliği’nde kalır. Padişah Celebi Mehmet, ülke bütünlüğünü sağlama politikaları çerçevesinde Zonguldak’ın güney kesimini 1417’de Osmanlılara katarken, kıyı şeridindeki iskelelerde ticari yaşam yine Cenevizlilerin elindedir. 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet Amasra’yı alır. Candaroğulları Beyliği’ne son verir ve yöredeki Hıristiyan bezirganlarda İstanbul’a yerleşmek zorunda kalır. Osmanlı Devleti’nin ilgisini çekmeyen Zonguldak ve yöresi önce 1654 yılında Kazak korsanlarca, sonra da korsanlara karşı halkı korumak amacıyla gelen yeniçerilerce yağmalanır. Ekonomik ve ticari önemini yitiren bölgeye devlet sahip çıkmayınca eşkıyalar ve ayanların baskısı halkı göçe zorlar. Taşkömürünün 1829’da bulunmasıyla tekrar önem kazanan bölge 1882 yılından sonra yabancı sermayenin ilgi merkezi olur. Taşkömürü havzasındaki üretim ocakları İngiliz, Fransız, Alman, Belçika, rus, Yunan ve yerli şirketlerce çalıştırılır. Yöredeki şirketlerinin haklarını korumak, kömür üretimini artırmak bahanesiyle Fransız askerler 08.03.1919’da Zonguldak’ı 08.06.1919’da da Kdz. Ereğli’yi işgal eder. Var olan Müdafa-i Hukuk Cemiyetlerinin oluşturduğu milis güçleriyle Fransızlar 18.06.1920’de Ereğli’den, 21.06.1920’de de Zonguldak’tan çekilmek zorunda kalır.

CUMHURİYET DÖNEMİ
14 Mayıs 1920’de müstakil mutasarrıflık olan Zonguldak merkez, Bartın, Hamidiye (Devrek), Ereğli kazalarından oluşmuştur. Kuruluşları, Cumhuriyetin ilanından (29 Ekim 1923) sonra olan, illerin ilki Zonguldak’tır. 1 Nisan 1924’te teşkil edilen Zonguldak Vilayetine, 1927’de Safranbolu kazası da bağlandı. Sonraki yıllarda ilin bazı kasabaları da birer ilçe merkezi olarak teşkilatlandırıldı.

Çaycuma, Devrek’in bir nahiyesi iken, 1944 yılında ilçe oldu. Yine aynı yıl uzun yıllar Safranbolu’nun bir bucak merkezi olan Ulus’da Zonguldak’ın yedinci ilçesi olarak kuruldu. Daha sonra sırasıyla, 1953’te Karabük ve Eflani, 1957’de Kurucaşile ilçe merkezi oldular. Temmuz 1987’de Alaplı, Amasra ve Yenice kasabaları, Mayıs 1990’da da Gökçebey kasabasının kaza haline getirilmesiyle Zonguldak’ın ilçe sayısı on üçe yükselmiştir.

Ancak 28.08.1991 gün ve 3760 sayılı (Bartın ilinin kuruması hakkında) kanunla Bartın’ın il olması sonucu Bartın’ın yanı sıra Amasra, Ulus, Kurucaşile; 6.6.1995 gün ve 550 sayılı (Karabük ilinin kurulması hakkında) kanunla da Karabük’ün yanı sıra, Eflâni Safranbolu ve Yenice ilçelerinin ayrılmasıyla ilçe sayısı beşe düşmüştür.